ANNEM ANNEM BENİM ANNEM: HAYRİYE SULTAN
1964 yılının nisan ayında, bu satırların yazarı daha 14 aylıkken Trabzon İli Çaykara İlçesi Melikli Mahallesindeki; giriş katındaki 7 odaya ilaveten; misafirler, yolcular ve fakirler için tahsis edilen “alt oda”lı, her bir odası taş ocaklı, gömme dolaplı, Horosan harçlı ve kestane ahşap inşalı dede konağı; dedemler, amcamlar ve bize; yani 3 aile ve 8 çocuktan müteşekkil geniş bir aile için artık dar gelmeye başlayınca, köyümüzde ve Ulucami Köyü’nde, 5 yıllık öğretmen olan babam tayinini, muhtemelen İstanbul’da yaşayan teyzem ve elbette teyzemin telkinleri altında kalan annemin iradesi ile, Sakarya İli Merkez Adapazarı İlçesi Büyük Söğütlü Beldesine aldırmıştı. 1964 yılında başlayan Adapazarı serencamımız, 1967 yılında meydana gelen depremle son bulmuş ve Kızılay’ın deprem çadırlarında yaşamaya başlayan ailemiz için artık “İstanbul yolu” açılmıştı. Bir gün Adapazarı’na beyi ile gelen Ayşe teyzem, babamın tayinini İstanbul’a aldırmasını bile beklemeden annemi ve 2 küçük oğlunu, yani beni ve ağabeyimi alıp İstanbul’a götürmüştü…
Annemle ilgili anılarımı hatırlamaya başladığım yıllar, 1960’lı yılların sonlarına kadar uzanır gider. İstanbul İli Bakırköy İlçesi Haznedar Mahallesi Okul Sokak’ta kiracı olarak oturduğumuz evimiz, sanki çok küçük bir aile konaklama işletmesi gibi idi. Ama, konaklayanlar iaşe ve ibate için tabiatı ile maddi herhangi bir bedel ödemiyorlar, annem tarafından elde yıkanan çamaşır hizmetlerinden tutun da ütülemeye varıncaya kadar bir dizi hizmete gayet rahat erişiyorlardı. Kimler yoktu ki 2+1 odalı o daracık kiralık evimizde?: Amcamın arkadaşı Pakistanlı Dr. Gülam adlı hekimden yine İstanbul’da tıp okuyan amcamın damadına kadar, akraba hakkından kalanlar… Babamın okuluna öğretmen olarak tayini çıkıp da kiralık ev tutana kadar evimizde konaklayan bekâr olandan evli olana kadar öğretmen çiftler! O vakitler, otellerden öğretmenevlerine kadar barınmak için tesis edilen mekânlara İstanbul’da bile çok seyrek rastlanıldığından, annemin engin misafirperverliği sayesinde babam sadece yatıya konuk almıyor, aynı zamanda okulun öğle arasında da sayıları çoğu zaman 10’u geçen öğretmen arkadaşlarını eve “öğle yemeği”ne defalarca davet edebiliyordu. Daha dün gibi hatırlarım! Zemin kattaki evimizin bahçesinde derme çatma kurulan 3-4 masa üzerinde annemin yaptığı tepsi tepsi peynirli ve kıymalı börekler, mis gibi kokan ve buram buram tüten çay eşliğinde bay bayan öğretmen konukların midesi ile defalarca buluşuyordu…
1970’li yıllar boyunca her Şubat ayı geldiğinde, bu satırların yazarını hoş bir heyecan kaplardı! Nasıl kaplamasın ki; babaannem, töreli unvanı ile “anagam” dedemin vefatı sonrası yaklaşık 10 yıl kışları İstanbul’da bizde kaldığından, okulların şubat tatili için ilköğretim müfettişi olan amcam, hanımı ve en küçük iki oğlu Hüseyin Rami ve Ali Sacit ile İstanbul’da misafirlerimiz olur ve o daracık 2+1 evimizin odaları son karışına kadar şenlenir, üstüne de üstlük adeta her akşam gelen yakın akrabaların sohbetleri ile, hanemizin köşeleri yankılanırdı. Annem, konuklar için yemek masasından börekli çay ikram masalarına kadar tüm hizmetleri erinmeden büyük bir zevkle yapardı. Şubat tatili deyince, unutmadan ifade etmek gerekirse, devreli olarak misafirlerimizden bir diğeri de, amcamın öğretmen olan en büyük oğlunun eşi ve iki çocuğu olurdu. Daracık evin sobalı salonunda bulunan iki somyadan birinde amcamın gelini iki çocuğu ile yatarken, odanın diğer ucundaki somyada da, daha çocuk yaşlarda olan bu satırların yazarı uyurdu! O yıllarda, mahalle muhtarımızın evinde dahi sabit telefon yokken, babamın öğretmen olması hasebiyle, yazılarak bize çıkan sabit telefon için yakın akrabalar gece yatısına kalır ve Almanya’da çalışan dayılarımla telefonda konuşur, konu komşu da gündüz gelen telefonlarda görüşmelerini yapardı. Bu haliyle de evimiz adeta bir PTT şubesi işlevi görürdü, tabi ki yine annemin engin hoşgörüsü ile, üstelik de yemeli ve yatmalı olarak!..
İstanbul’da kiracı olarak kaldığımız evin, bazen de akrabalar arasındaki uyuşmazlıkların çözüldüğü mekânlar olarak kullanıldığını da çok iyi hatırlarım! Ta köyden sonrasında da Almanya’dan birlikte çalışan iki dayımın ortaklıklarının giderilmesi noktasında, evimizde kurulan uyuşmazlık masalarının muhasibinin babam olduğunu ve başkanının da Usta Mehmetlerden Mehmet Batu’nun olduğu ve gergin geçen birçok toplantı için ağırlama hizmetlerinin de annemce yapıldığını hatırlamamak mümkün mü? Yine büyük dayıoğlunun evlilik müessesesinin ve amcaoğlunun da nişan merasimlerinin yara aldığı ve fakat onarılması için çok yakın akrabalardan müteşekkil kanaat önderlerinin olduğu toplantıların, yine o mütevazı evde olduğunu ve hınca hınç dolu olan hanenin ikramlı hizmetlerinin öznesinin de hali ile annem olduğu nasıl unutulur?
Annemin yukarıdaki bentlerde dile getirilen yakın akraba ve konu komşu odaklı dayanışmalar-iletişimler ve hukuk için gösterdiği yararlılıklar yanında, evimizin ekonomisi için yaptığı katkılarını da düşündüğümde, gözlerim buğulanır ve annem ile halen daha iftihar ederim. Sadece öğretmen maaşının girdiği evde bir de kiracı olarak oturduğumuz düşünüldüğünde, iki erkek çocuğun da yetiştirilmesi ve okutulması çok zor zanaat olsa gerekti! Bu yüzden babamın, büyük teyzemin kızının beyi olan öğretmen Hanefi Bozkurt enişte ile ortak olarak açtığı, “Yonca Kitap Kırtasiye ”de annem; öğlen arası tezgâhtarlık yapar, mal alımı için ta Eminönü Tahtakale’ye varır ve “Tuncer Kırtasiye” toptancısından aldığı defter, kalem silgi vb. gibi malzemeleri de masraf az olsun diye taksi tutmadan belediye otobüsleri ile bin bir zahmete katlanarak dükkana taşımada babama da eşlik ederdi! Yine o yıllarda, annem kendi tarafının terzilik sanatı kabiliyetinin bir damarını haiz olduğundan, “Çift Geyik Karaca” dokuma şirketinin ev ortamında yapılabilecek kazak ve hırkalarda ceplerin yerinin belirlenmesi odaklı işlerini de görerek, ev ekonomisine nefes aldırır ve ayda bir şirketin Topkapı’da bulunan merkezine gidip ücretini alır almaz da, “Ülker” Bisküvi Üretim evinden aldığı kutu kutu bisküvi ve gofret ikramları ile eve döner ve bizi o yılların yokluğu düşünüldüğünde, çok ama çok sevindirirdi. Annemin, evimizin ekonomisine yaptığı katkılar bunlarla da kalmazdı! Büyük dayımın kot pantolonu üretim amaçlı konfeksiyon işliğinde, haftanın belli başlı günlerinde usta başı olarak da çalışarak, evimizin beyaz eşya adına çamaşır makinesi parası kazandığını da dün gibi hatırlar ve duygulanırım.
Annem, ailesinin ve onun meyvesi olan iki erkek evladı üzerine de çok titrerdi. 70’li yılların tedhiş olayları sırasında tercihini Türk Milleti ve Türk Devletinden yana yapan ve gönülleri Türk-İslam Ülküsü ve Turan Coğrafyası ile yanıp tutuşan oğullarının yanında olur ve öğretmen olan beyine bu noktada da destekte bulunurdu! Nitekim, bu satırların yazarının resmi adı ile “Bakırköy İzzet Ünver Lisesi” ve fakat gayri resmi adı ile “Moskova Lisesi”ne her gün bırakılması ve alınmasında, annesinin ona korumalık yaptığı ve lise eğitiminin tamamlanması için çok büyük fedakarlıkta bulunduğu nasıl unutulur? Bir yandan yemek ve temizlik odaklı ev işleri, kırtasiyede tezgâhtarlık işleri, ağabeyinin tekstil işliğinde ustabaşılık, mahalle Perşembe pazarında bir ucundan girip diğer ucundan geri dönerken ucuza bağladığı çarşı-pazar işleri, ocak tüpü bittiğinde sabah namazı sonrası “Keleş Ticaret”te tüp gaz kuyruğuna girme; diğer yandan da lise öğrencisi olan küçük oğlunun okuldan mezun olması için ona her gün okula gidip-gelmesinde refakat etme! Bugün eğer yurdumuzun saygın üniversitelerinden birinde profesör olarak görev yapabiliyorsam, bunda öncelikle Allah’ın lütfu ile annemin manevi fedakârlıkları ve babam ile beni dershanenin ikinci yarısına gönderen küçük dayımın maddi fedakârlıklarını nasıl unuturum!
Hem öğretmen hem de müdür yardımcısı olarak görev yapan babamın Haznedar İlkokulu’na maddi destek sağlamak için düzenlediği yazlık sinemalarda ve kapalı salonlarda, Nuri Sesigüzel’in de içinde olduğu TRT sanatçılarının sahneye çıktığı Türk Halk Müziği dinletilerine, annem bir eliyle çantasını diğer eliyle benim elimi tutarak katılırdı. Yine annem, yazlık sinemalarda Türkan Şoray’lı çekimler için de çocukları ile bulunur ve bu uygulamasını, “İki erkek çocuk olarak köti yola düşmeyesunuz diye, sizi puralara getiriyurum” derdi! Bugün üniversite öğretim üyeliğimde rahat, özgün ve yetkin vücut dili ile görev yapabiliyor isem, bunu annemin o yıllardaki sosyal ve kültürel mekânlarla bizi tanıştırmasından, babamızın okulda müdür yardımcısı olarak toplantısı olduğunda sınıfında dersleri boş geçmesin diye kendi derslerine beni sokmasına ve hatta ilkokul 5 sonrası üniversite bitene kadar her yaz tatilinde; resimcide, kırtasiyede, kuruyemişçide, tabelacıda ve Çarşıkapı ile Kapalıçarşı’da deri konfeksiyonculuğunda çırak ve tezgâhtar olarak çalışmamıza borçluyuz.
Küçük ağabeyi ve en büyük ablasının oturduğu “hakikaten de bahçeli olan evleri” havi Bakırköy İlçesi Bahçelievler Mahallesinden ev satın alarak kiracılıktan kurtulup da mülk sahibi olmamızda annemin gösterdiği cesareti, ev taksitlerinin ödenmesi zamanı geldiğinde de, pazar paralarından artırdığı ve evin ecza dolabının arkasına atıp biriktirdiği paraları babama destek olarak verdiği ve neticede de üniversite öğrenciliğimin başarılı geçmesinde ders çalışabileceğim bağımsız bir odamın olmasında, annemin katkısı asla inkâr edilemez! Bahçelievler’deki bu yeni evde Sarıyer Belgrad Ormanlarındaki İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nde yüksek lisans ders dönemi dahil beş yıl süren öğrenciliğim boyunca her gün; Bahçelievler-Bakırköy-Mecidiyeköy-Bahçeköy gidiş-dönüş güzergâhında ortalama beş saati yollarda İkarus, Leyland markalı Belediye arabalarında geçirip de fiziken ve ruhen yorulmadan bir kaçış olarak, Trabzon’da KTÜ Orman Fakültesi asistanlığını kazandığımda, İstanbul Sur dışı Anadolu Otogarı’nda babamla birlikte beni Trabzon’a yolcu ederken annemin nasıl da ağlayarak hasretle bana sarıldığını her hatırladığımda burnumun direği sızlar!
Esasen 1986 yılında başlayan ve annem ile babamın hemen her yıl Trabzon’a gelmeleriyle yaklaşık 27 yıl süren İstanbul’dan kaçışlarının, hem onlar için hem de bizim için geniş aile yapısına kavuşmaya; yaklaşık her yıl altı ay süren bu birlikteliğin; üç-dört ayının Trabzon’da KTÜ Lojmanlarındaki konutta ve Erdoğdu’da baba parası ile aldığımız bahçeli müstakil evde, geri kalan iki-üç ayının da köyde kurtdedenin inşa ettiği Melikoğlu Konağı ile yaylada dedemin yaptığı hanede birlikte yaşama ve hasret gidermemize vesile olduğu belirtilmeden geçilmemelidir. Peşinen ifade edilmelidir ki, KTÜ’ye bağlı 300’ü aşkın lojman dairesinde sadece bizde rastlanan bu kadar uzun süreyi havi geniş aile yapısının birlikte yaşaması ortamının tesisinde ve sürdürülebilmesinde; öncelikle Allah’ın lütfettiği nasip, annemin olgunluğu ve iyi geçimi ile babamın ahlakının yanında, hatunumun da anlayışı ve fedakârlıkları özellikle gözden ırak tutulmamalıdır.
Yukarıda özlü ifadelerle çeyrek yüzyılı aşan anne-baba ile birlikte Trabzon’da yaşama nasibi ve nimeti, ebeveynlerimin 2013 yılının Mayıs ayında Trabzon’a gelişlerinin, yani anne ve babamın birlikte son gelişleri olacağını kim bilebilirdi? Nitekim, gelişlerinin hemen ertesi günü KTÜ Farabi Hastanesinde yaptırtmış olduğumuz tetkikler neticesinde, babamın kalın bağırsak odaklı ve karaciğere sıçramış kötü hastalığa duçar kaldığını öğrendiğimde, başımdan aşağı kaynar suların nasıl döküldüğünü bir ben bir de Allah bilir! Bereket ki yanı başımızda babamın hayat arkadaşı “Hayriye Sultan”, yani benim de annem vardı! Ve tabii ki, tedavi sürecinin ev-hastane-okul irtibatlı yönetilmesinde, kapı gibi arkamızda duran hanımım vardı! Yaklaşık bir buçuk yıl ev ve hastanenin onkoloji servisinde geçen babamın ağır hastalığı sürecinde ağır bakımını üstlenen, yanı başında yatan, hastane odasında refakatçi kalan annemin, beyinin yaşadığı kötü günlerdeki kader arkadaşlığına, bu satırların yazarı “an be an” şahit olmuştur. 2014 yılının 19 Ekim’inde gökyüzünün ağlarcasına sağanak sağanak yağmur boşalttığı bir ikindi vakti, yaklaşık on gündür bilinç kaybı ile uykuda olan babamın eli avuçlarımın arasında iken, birden gözlerini açıp seslice dünya namına son sözü olarak, “Allah” deyip ve tekrar gözünü kapatmasıyla, vücuduna bağlı cihazın tüm göstergelerinin yatay çizgi çektiği anda da yanımda sadece annem vardı. Asistana haber verişimiz, babamın hasta odasından annemle birlikte çıkarılışımız ve kırk beş dakika süren kalp ovmasına babamın vücudunun cevap vermeyişi ile odadan çıkan asistanın “başınız sağ olsun” demesi üzerine annemle birbirimize sarılışımız, belki de anne-oğul olarak hayatımdaki hatırladığım “en samimi kucaklaşmamız” idi! Annemin o anki acısı, yetim evinde büyüyen ve kanından olan annesi, büyük ablası ve küçük ağabeyi öldüğünde yaşadığı acıdan hiç de farklı değildi!..
Babamın defni ve köy konağının yıllar sonra Kur’an okumaları için amcamın hanımının, nam-ı diğer “Hayme Ana”nın önderliğinde on bir gün açık tutulması ve annemin yasını makul bir hâletiruhiye ile tutuğuna dair görüntü doğrusu beni çok şaşırtmıştı! Zira annem, beyinin vefatından sonra ruhen dayanıklılığını kaybetmiş; ona her daim destek vermiş, adeta onun aile içi ve dışı kararlarından çıkmamış olan babamın vefatından sonra “canının yarısını” yitirdiğini çok geçmeden anlamıştım. Annem, babamın vefat yılı olan 2014 yılından kendisinin vefat yılı olan 2022 yılına kadar geçen sekiz sene boyunca, beyine yaptığı “nazlanmaları ve ilgi çekmeleri” artık bu satırların yazarı olan evladına dahi yapmaz, yapamaz olmuştu. “Ola Mustafa, ne zaman kelu alacasun peni?” hitapları sonucunda 2019 yılının sonlarında İstanbul’a gidip de kendisini uçakla alıp Trabzon’a birlikte döndüğümüzde, nereden bilebilirdim ki annemin bu seferi, tek başına yanımıza olan “son gelişi” idi!
Son otuz yıl boyunca her Trabzon’a babam ile gelişinde, ertesi gün muhakkak KTÜ Farabi Hastanesinde sağlık taramasından geçmeyi usul haline getiren annem, 2019 sonu için de benzeri talepte bulununca, kendisini KTÜ Farabi Acil’den hastaneye kabul ettirip, tüm tetkiklerini yaptırdıktan sonra, Acil AbD Başkanı hemşerimiz ve gönüldaşımız Doç. Dr.Özgür Tatlı hocamız, “Ağabey, bir kalp bilimciye annenizin görünmesinde fayda var” deyip, yurt içi ve yurt dışından çok ama çok hastası olan kalp profesörü Dr. Mustafa Gökçe hocamızı derhal ve resen arayıp adımıza muayene işlemini ayarladı. Sonrasında, özel oda ve kalp anjiyosu ile başlayan hastane serüvenimiz, Farabi hastanesi Acil ’inden on bir defa giriş ve üç defa yoğun bakım, bir defa enfeksiyon, iki defa genel cerrahi, bir defa gastroenteroloji, bir defa göğüs cerrahisi, bir defa nefroloji ve bir defa da Palyatif servislerinde üç günden yirmi yedi güne varan sürelerde yatarak, çok zorlu, ıstıraplı ve meşakkatli, yatalak olarak geçirilen iki buçuk yıl sonrasında, annemin böbrekleri tamamen iflas etmiş ve neticede de palyatif servis sonrasında yoğun bakım servisinde 27 Nisan 2022’de gözlerini hayata yummuştur. Dünya çapında yaygın olan Covid-19 salgınının hüküm sürdüğü ve annemi o amansız virüsten korumayı başardığımız süreçte bu satırların yazarı; okul, tetkikler, hekimler, eczaneler ve tıbbi malzeme tedarikçileri arasında yoğun bir şekilde mekik dokurken, aile düzeni de buna göre yeniden şekillenmişti. Bu dönemde ortanca evladım hafta içi akşamları, en küçük oğlum ise hafta sonları babaannelerinin yanında refakatçi kalarak; anneleri ise geriye kalan sair hizmetleriyle birlikte kayınvalidesinin yanında bulunarak bu satırların yazarına destek verdiler.
Annemin, hayatının son iki buçuk yılında akciğerinden beş-yedi defa acı veren su çekilmesi sürecinde, artık canı ile uğraştığı sancılı anlarda ve palyatif servisinin köşelerinde inleyen ”Eeee hemşire hanummm” ve “Eee toktor peyyyy” şeklindeki, sancılarına çare arayan nidalarına birebir şahit olmama rağmen; hemşire, hekim ve icapçı doktor aramasının ötesini yapamamanın verdiği vicdani huzursuzluğu halâ yaşarım…
Çocuklarını bebeklikten beri çiçek gibi saklayan; yedirip, içirip giydire; sadece onlara değil konu, komşu akrabanın yeni doğan çocuklarına da kazak ören annem; babasının ölümünden sonra doğmuş olması, en küçük kardeş olması ve iki ağabeyi ile iki ablası, yani beş kardeş arasında en nazlısı olması nedeniyle, hem ağabeylerinden hem de özellikle ablalarından derin ilgi bekler, buna karşılık da büyük ablası ve küçük ağabeyinden fazlasıyla karşılık görürdü. İlginin derecesi, beyine yani babama gelince akan sular adeta durur; köyünün en güzel kızını alan öğretmen olan kocası değil, “Hayriye Sultan” evin reisi ve her konuda ama her konuda hanemizde karar alıcı olurdu.
Annemin nüktedan, hazır cevap ve latife dolu iletişimine; dönemin KTÜ Rektöründen, fizik tedavi profesörü hekimine, ailece görüştüğümüz dönemin fakültemizdeki asistanından, dönemin Erzurum Orman Fidanlık Müdürü’ne, o vakit Trabzon’da en birinci olan arkadaşımdan onun vefatı ile şimdilerde yine Trabzon’da en birinci olan ağabey-arkadaşıma kadar, gerek yüzlerine gerek gıyaplarında sarf ettiği müessir cümleler aklıma geldiğinde, içimi tuhaf bir hoşluk kaplar!.. Bu yazının, hüzünlü iklimini fazla dağıtmama adına, babamın vefatının hemen sonrasında annemi İstanbul’ a gitmeden önce son sağlık desteğini almak için KTÜ Farabi Hastanesi Enfeksiyon Servisi’nde yatırırken hemşire hanımla olan konuşmasını, şimdilerde Amerika’da çalışan en büyük evladım Melik Ziya’nın anlatısına bırakmak isterim: Hemşire hanım servise yatış öncesi babaannemin dosyasını hazırlarken eğitim durumunu kendisine sorar! Babaannem de, “ev hanimiyum” diye cevap verir. Hemşire aynı soruyu tekrar sormasına rağmen, babaannem yine aynı cevabı verir. Hemşire hanım üsteler ve “Teyze mesleğini değil, eğitim durumunu yazmam gerekiyor!” deyince, ben araya girerek, “ babaannem ilkokul 3 terktir” dedim. Babaannem hemen lafa girdi ve “Hemşire hanum, ilkokul 3 terkum ama, peyum öğretmen idi, kendumi çookk geliştirdum” diye ekledi!..
26 Nisanda vefat eden annemin ölüm öncesinde palyatif servisten yoğun bakım birimine alınmasından hemen önce, yanında refakatçi kalırken, kendisinin bana yaptığı konuşmaları bire-bir hatırat olsun diye takvim yapraklarına işlemiştim.
Şöyle ki; 4 Nisan 2022: “Helal eyle hakkuni, çok hizmetler ettun bana çok! Kurban olayım sana.”
11 Nisan 2022: “Sen yaptın yapacağuni, üzülma! Oğlum senin de şansın böyleydi! Ama ahiretinu da kazandun! Oğlum Allah sena iki cihanda dert vermesin. Oğulların da senin gibi hayırlı olsun. Daha ne diyeyum? Allah razı olsun, sırtın yere gelmesin! Yeri göğü yaratan Allahum, haburda olanlar, melaikeler şahit olsun! Habu uşağum sıkıntı yüzü görmesin!”
An itibariyle gözlerimden yaş aktığını ve hala annemin hasreti ile yanıp tutuştuğumu da, bu satırlara nakşetmek isterim. Üç gün süren son yoğun bakım sürecinde duada bulunmak üzere bir defa ben, bir defa da Yasin-i şerifi de okumak üzere de hanım, annemin bilinçsizce yattığı tıbbi cihazlarla dolu ilgili mekâna girdi. Üçüncü gün iftar için Hasan Suiçmez hocamızın Trabzon Bitki Bahçesinde konuğu iken, Kaşüsütü Araştırma Hastanesi Yoğun Bakım sorumlusu hekimden gelen telefonla, annemin ebediyete göçtüğü haberini aldım. Çok büyük şaşkınlık, sersemlik ve üzüntüyle yanımda dostlarımdan Hasan Suiçmez ve Mehmet Akbaş hocalarım olduğu halde, hastanede özel bir odaya alınan annemin yüzünü açıp, “annem, annem, benim annem” nidaları eşliğinde onu alnından öptüm. Bir gün sonra, 27 Nisan’da yıkandıktan sonra gasilhanede yine yüzünü açarak annemi alnından bir kez daha öperek şu sözü mırıldandım: “İnşallah cennette buluşmak üzere…”
1 Nisan 1939’da babadan yetim olarak doğmuş, abileri ve ablalarınca şımartılmış, fiziken ve ahlaken güzel, köyün sayılı öğretmen-memuru ile evlenmiş, kurduğu yuvada çoğu zaman isabetli ve sağlıklı kararları vermiş, güzel giyimli, iyi geçimli, insan ilişkilerinde oldukça idareli, hısım akraba ilişkilerinde fevkalade hoşgörü sahibi, iyi yemek ve güzel örgü yapan, namazında, niyazında 999 daneli tespihi ile de tasavvufi bağlantısı da muhtemelen bulunan annemin, elbette ki taksiratları da vardı! İki buçuk yılı bulan yatalak hastalığı sürecinde her türlü tedaviyi kabul eden ve oğluna, gelinine, torunlarına, hekimlere zorluk çıkartmayan ve neticede de çektiği sıkıntılara, ağrılara “of” bile demeyen annemin sabrı, taksiratlarına kefarettir ve yeri de inşallah cennettir.
Bugün çaykara İlçesi Melikli Mahallesi, Melikoğlu Aile Kabristanlığında, ona “Hayriye Sultan” diye hitap eden babamla birlikte, 2022 yılının Ramazan ayında, üstelik de 27 Nisan 2022 günü Kadir Gecesinde toprağa tevdi ettiğimiz hanımı, yani annem, yan yana yatmakta; Ahlat’tan hazırlattığımız başucu mezar taşlarını ve İkizdere’den getirttiğimiz kesme taşlarla örülen sandukayı havi kabirlerinde, sûra üfleneceği günü beklemektedir! 30.04.2026
Prof. Dr. Mustafa Fehmi Türker,
KTÜ Orman Fakültesi, 313 rakamlı oda,
Trabzon.
Cemaat olarak tek mensubiyetimizin bulunduğu camilerden biri olan, KTÜ Camiinde, 2000’li yılların başlarında Cuma namazı öncesinde hutbede vaaz veren hocaefendi epeyce dikkatimi çekmişti: Kısa ve etkili cümleler, metinden ziyade cemaatin gözüne bakarak hitap, konuları ortalama bir vaaz hocasının çok ötesinde akademik yaklaşıma ve fakat kolay anlaşılırlığa kavuşturarak anlatma, içinden neşet bulduğu Türk Milletine ve yaşadığı Türk Devletine sohbet içeriğinde yaptığı vurgulu atıflarına dair özgüveni ile, diğer müftülük görevlilerinden farketme, ifadelerini güçlendiren vücut dili, tıraş ve iyi kıyafetinden müteşekkil etkili iletişim gücü… Cuma namazı sonrasında, yanına varıp kendimi tanıttıktan sonra, kendisinin KTÜ Tıp Fakültesi öğretim üyesi olan evladının babası olarak, Trabzon’da ve onun da konutunda bulunduğunu öğrenmemi içeren kısa süren ayaküstü sohbetimizin hulasası şu oldu: Aradaki yaş farkına rağmen kadim dostluğa giden yolda arkadaşlık hukuku geliştirebileceğim kanaati!..
Camii kürsülerinde, vaaz yapan hocalarımızın sohbetlerini kasaba siyasetinden ırak tutması, dil, üslup ve tarzları ile, medeni-şehirli mümin intibaına sahip olmalarını öteden beri önemseyen biri olarak; Şükrü ÖZTÜRK hocamızın ilerleyen yaşına rağmen fakülteli olması, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olması, İmam Hatip Liselerinde kurucu ve müdür olarak görev yapması ve TC Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı’nda uzun yıllar Eğitim ve Hac Dairesi Başkanlığı görevlerini deruhte etmesi neticesinde edindiği bilgi, birikim ve sağduyu ile, üniversite öğrencileri ve öğretim üyelerini haiz KTÜ Camii için bir nimet olduğu görüşündeyim. Kıymetli hocamızın yaklaşık on yıl kalıp, Cuma namazları öncesinde yaptığı vaazların yeri, sonraları üniversitemiz bünyesinde kurulan İlahiyat Fakültesi öğretim üyeleri ve yardımcıları tarafından doldurulamadığı da bir vakıadır!..
Şükrü ÖZTÜRK Bey hocamız ile, Trabzon’da kaldığı on yıllık süre zarfında, 2008-2011 yılları arasında Artvin’de Orman Fakültesi’nde yöneticilik yaptığımız üç yıl hariç tutulursa, yedi yılı sâri zaman zarfında; camii, ev, fakülte, gezi, dinleti, sergi, ziyaret, açık hava toplantısı, toplantı, cenaze törenleri vb. gibi vesileler ile defalarca bir araya gelip mekan ve zaman paylaşımlarımdan kaynaklanan namütenahi dostluğu bana yaşattığı için öncelikle yüce Allaha şükürler olsun. Akabinde de; hatıralarını, yaşanmışlıklarını ve dahi sırlarını benimle paylaşarak, bana değer veren, hatır gösteren ve anlayış ile sabır gösteren “beyhoca”ma da teşekkürlerimi sunarım.
Hayatımda iz bırakan şahsiyetleri, ana-baba ve akraba ile hocalarımı, arkasından, yani vefatları sonrasında haklarında anı-portre yazısı yazma tecrübesine sahip biri olarak, hâlihazırda hayatta olan bir şahsiyet hakkında yazı kaleme almanın hem ilkini, yani acemiliğini ve hem de heyecanını taşımakta olduğum bilinerek, bu nesir yazının okunmasını arzu ederim.
Şükrü ÖZTÜRK BeyHoca’mıza dair bir yazı, öncelikle onun zekiliği ve başarıya odaklı hayatına dair tespitleri yapmakla başlamalıdır: Nitekim hocamızın Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni birincilikle bitiren bir akademik başarıya sahip olduğu, öğrenciliğinde hocalarına ilmi çalışmalarında yararlanacakları özgün metinleri tercüme edecek kadar yeterliliğe, güvene ve yakınlığa sahip olduğu ve bu durumun da ekseriyetle lisans öğrencileri için pek de varit olmadığı hatırlatılmalıdır. Beyhocamızın oğullarının yurdumuzun saygın üniversitelerinin Tıp Fakültelerinde profesör unvanlı olarak görev yaptığı ve kızının da hukuk fakültesi doçenti olarak çalıştığı dikkate alınırsa, bu akademik başarının hocamızın ve fakülteden sınıf arkadaşı olan eşi ilahiyatçı hocahanımın, evlat yetiştirmedeki hünerlerinin bir tezahürü de olduğu bilinmelidir. Beyhocamızın sadece evlatları değil, torunları da, Allah nazardan saklasın, fevkalade başarılı olarak eğitim-öğretimlerine devam etmektedir. Bunlardan biri olan, ve Trabzon Yomra Fen Lisesini okurken dede ve babaannesinin de himayesinde iken, üniversite sınavlarında Türkiye çapında sıralamaya giren torunu Furkan’ın bu başarısı ile her ikisi de hekim olan annesine mi yoksa babasına mı çektiğini kendisinden sual ettiğimde, derhal cevaben: “Dedesine!..” demesi, beyhocamızın nüktedanlığına ve zekiliğine ilave bir işaret olmuştur.
Beyhocamızın, günümüz meselelerine İslami çözümler sunarken, kitabın ortasından ve fakat makul yani uygulanabilir yorumlarda bulunması ile, 2012 yılında hanımla birlikte hacca gitmezden önce defalarca müftülükten ders alıp da, ne yapacağımızı tam olarak bilmez halde iken, helallik için beyhocamızın evine uğradığımızda, makbul bir hac için ne yapmamız gerektiğini de kendisine sorduğumuzda, haccın rükünlerini düzenekli ve anlaşılır bir şekilde sadece bir ders saati süresi içinde anlatması; onun konuya hâkimiyetini, süreç yönetimindeki basiretini ve eğitim noktasındaki maharetini ortaya çıkarmaktadır.
Kıymetli hocamızın, güngörmüş bir şahsiyet olarak; çevresine, içinde yaşadığı cemiyete, bitki ve özellikle hayvanlara karşı olan ilgisi, sevgisi, naifliği ve fedakârlığı da, ayrıca hatırlatılmalıdır. Kendisi sadece yaşça muhataplarına değil, evlatları yaşındakilere, onların hanımlarına ve hatta torunu yaşındaki çocuklara dahi oldukça kibar ve saygılı tutum ve davranış göstermekle, sözgelimi ev halkımızın da, dikkatlerini celp etmekle kalmamış ve fakat KTÜ Konutlarındaki sayıları yirmi beşi bulan sokak kedilerine her akşam vakit namazı sonrası alıp dağıttığı hazır mama ve tavuk etli kemik parçaları ile, kedilerin de tanıdığı ve yolunu gözler olduğu bir mahalle sakini olmuştur.
Beyhocamızın sanata ve özellikle Türk Musikisine olan düşkünlüğü, KTÜ AKM’de tertiplenen TSM ve THM Dinletilerini hanımı ile birlikte takip etmesi, bölgemizin ve Trabzon’umunuz bestekâr ve kanun sanatçısı gönüldaşımız Özdemir HAFIZOĞLU’nun Fatih Eğitim Fakültesi’ndeki odasını birlikte ziyaret ettiğimizde, iftar yemekleri sonrası Türk Tasavvuf Musikisi canlı fasıllarımızda eser okunmasına eşlik etmesi, onun musikiye ve sanata da değer veren münevver bir kişiliğe sahip olduğuna ve dahi toplumdan kaçmayan, kabuğuna sığmayan bir ilahiyatçı olduğuna da delalettir.
Kıymetli hocamız, KTÜ’de yaşadığı süre zarfında; öğretim üyelerinin yakınları için, sadece Trabzon’da ve bölgede değil, bir hocamızın Muğla’da defin olacak kayınpederinin cenazesine bile, Trabzon’dan kendi imkânları ile katılarak maddi ve manevi fedakârlıklarda bulunma erdeminde de bulunmuştur. Beyhocamızın içtimai ve dini duyarlılıkları yanında, milli ve manevi konularda siyasi hassasiyetlerinin de gelişkin olduğuna, samimi sohbetlerinden şahit olmuşumdur. Nitekim Evlad-ı Fatihan coğrafyasında, Balkanlarda, bizden arda kalan Türk Toplumunun müftü seçimlerinde yüklendiği vazifeler ile Afganistan’daki Özbek Türklerinin can ve mal güvenliğinin sağlanmasının yanında sağlıklı dini iklimlerinin de oluşturulmasında bir Diyanet mensubu ve yöneticisi olarak gösterdiği yararlılıklar da her türlü takdirin üzerindedir.
Saygıdeğer hocamızın, merhum Adnan MENDERES, Alparaslan TÜRKEŞ ve Deniz BAYKAL gibi siyasilerle; İslam’ı günlük siyasetin dışında tutacak şekilde ve fakat İslam, İslami kurum ve kuruluşlar hakkında iyi algı oluşturmak için hukuk geliştirmiş olması da onun, Devlet terbiyesini nasıl içselleştirdiğine, dini ve idari vazifelerini nasıl ciddiyetle ele aldığına bir işaret olsa gerektir. Burada bahusus belirtilmesi gerekir ki; Başbuğun özel hekimine bıraktığı vasiyeti gereği olarak da, vefatı üzerine onu yıkaması, kefenlemesi ve toprağa tevdi etmesi; Türk-İslam Davasına gönül vermiş bu satırların yazarı tarafından da çok, ama çok kıymetli bulunmuştur.
Beyhocamızın, inandığı ve yaşadığı milli ve manevi değerler için, gerektiğinde tavır da alabilen bir şahsiyette olması da burada hatırlatılması gereken vakıalardandır. Toplumbilim açısından bir yığın yanlışlıkların yapıldığı en temel harsı değerlerimizin örselendiği 28 Şubat Sürecinde, katsayı engeline takılan imam-hatipli öğrencilerin, gençlerin istikbalini kurtarmak için önceden görüşme talebinde bulundukları yükseköğretim yetkilisinin, saygısızca odasında kabulü nezaketsizliğine, görüşmeyi anında reddederek tepki vermesi, her türlü takdirin üzerindedir.
Müdürlüğünü yaptığı İmam-hatip öğrencilerinin yatılı sorunlarını evini bile açarak çözmekten, Türk hacılarının kumlar üzerinde çadır kurarak zahmetli hac farizasını yerine getirdikleri süreci, konaklama işletmeleri ile ikame etmesine kadar bir dizi faaliyet sonucunda kamu hizmetindeki yorucu çalışmalarının ruhi yükünü azaltmak için de, idmana da zaman ayıran bir hayat tarzına sahip olan hocamızın bu hususiyeti de unutulmamalıdır. Nitekim güngörmüş beyhocamızın idmana ve spora olan düşkünlüğü de 75’li yaşların üzerinde iken bile, KTÜ İdman Merkezindeki çim sahada yürümesi, koşması ve vücut geliştirici aletlerde çalışması, koşarken ve yürürken de ayağını yere sürütmesinin karaltısı, gözlerimin önünde hala canlanmaktadır. Yeri gelmişken, geçkin yaşına rağmen dökülmemekle birlikte beyazlayan saçlarının, Trabzonspor’dan kaynaklandığı da burada ifade edilmelidir. Ayaktopunda Türkiye’de Anadolu İhtilalini gerçekleştirerek, Trabzon’a getirdiği bir çok kupa ile, İstanbul Dukalığına son veren Trabzonspor’un, birlikte müsabakalarını seyrederken, beyhocamızın ne kadar gergin ve heyecanlı olduğuna bu satırların yazarı bir çok kez şahit olmuştur.
Son 35 yılını Trabzon’da ve KTÜ’de geçiren ve fakat şehir ve üniversitede; bu toprakların değerlerine hürmet ve hizmet eden; aydın, demokrat, diğerkâm, fedakâr, liyakat ve şahsiyet sahibi, hoşgörülü ve hakem şahsiyetleri, ağabeylerive dava büyüklerini bulmakta zorluk çeken bu satırların yazarı, 2000’li yıllarda Ankara’dan gelen “beyhoca” arkadaşı marifetiyle bu özlemini on yıllığına gidermiştir. Gelinen noktada, önce torun sonra da evladının Trabzon ve KTÜ’den ayrılması ile, beyhocanın Trabzon’dan tekrar Ankara’ya avdet etmesi ile, bu satırların yazarı olan arkadaşı, Trabzon’da yine mahzun ve yapa yalnız kalmıştır.
Bugün 80’li yaşları sürmeye başlayan kıymetli beyhocamıza; kaleme aldığı birçok kitabın yanında bizler için rehber niteliğinde olacak hatıralarını kaleme aldığı kitabını da yazması ümidi ile; sağlık ve afiyet dolu nice yıllar ile, Yüce Allah’ın onu Yunus Emre’nin bacısı olan eşi hocahanıma, evlatlarına, torunlarına, bu satırların yazarı olan yaşça çok küçük arkadaşına ve Türk-İslam Mefkûresi için gönlü tutuşanlara bağışlamasını diliyorum. 25.06.2020.
Prof. Dr. Mustafa Fehmi TÜRKER
Tarihlerin 14 Ekim 2014 Perşembe gününün ikindi sonrasını gösterdiği vakitte, KTÜ Farabi Hastanesi Onkoloji Servisindeki odada, yaklaşık on gün boyunca gözleri kapalı olarak bilinç kaybı ile yatan babamın sağ eli avuçlarımın içinde iken, babamın birden gözlerini açıp “Allah” nidası ile bağırıp tekrar gözlerini kapatması ile, irkilerek servis hekimlerini canhıraş bir şekilde koşarak bilgilendirmem üzerine, gelen hekimler apar topar odadan beni ve annemi çıkarttıktan sonra, tam kırk beş dakika süren kalp masajı akabinde dışarı çıkıp hayatımın o ana kadar ki en acı haberini bana verdiler: “Babanızı kurtaramadık. Başınız sağ olsun, hocam!” Fenalaşarak diğer boş olan hasta odasına alınan anneme sarılarak acımızı paylaşmadan evvel, beyaz örtü ile sarıp sarmalanan babamın na’şının baş kısmını açtırarak, alnını öpüp şu cümleyi titrek ve ağlamaklı sesle mırıldandım: Cennette görüşmek üzere, inşallah sevgili babacığım!..
İlkokul öncesi hafızlık eğitimini yaparken babasının asabi halet-i ruhiyesinden epeyce muzdarip olan babam, ihtiyaç duyduğu şefkati sevgili annesinden ve hamiliği de öğretmen olan kıymetli ağabeyinden görmesi ile, sancılı çocukluk dönemini geçirmiş oldu. Öğretmen olan ağabeysisinin sahip çıkması ile, İlkokulu sınavla üçüncü sınıftan başlayarak Dernekpazarı’nda, ortaokulu da Çaykara İlçesi’nde tamamlayıp, Gümüşhane Öğretmen Okulu’ndan öğretmen olarak mezun olan babam, köyümüzün en güzel, bir o kadar da nazlı ve ilgi bekler yetim kızı ile evlenerek, ilk öğretmenliğini Çaykara Ulucami Köyü’nde ve sonrasında da Soğanlı Köyümüzdeki İlkokulda yaptı.
1885 yılında inşaa edilen; alt odalı, gömme dolaplı, aşanalı, çıkmalı, ambarlı, merekli ve eyvanlı Melikoğlu Konağı, onca odasına rağmen biri imam baba ve ikisi de öğretmen olan oğullarından müteşekkil üç aileye artık yetmez olduğunda; bir bakır sini, bir güğüm, bir kilim ve diğer eşyalardan müteşekkil küçük bir denk ile Adapazarı’na, öğretmen olarak tayin olur babam.
Adapazarı Büyük Söğütlü’de öğretmenlik yıllarında kurduğu dostluk ve bıraktığı intibaı ile, adeta bila bedel arazi teklifi ile, Adapazarı’nda temelli kalması ve yaşaması teklif edilen babam, 1967 Sakarya Depremi sonrasında, kiracı olarak oturduğu evin yaşanılmaz hale gelmesi ile, Kızılay çadırlarında hanımı ve iki küçük evladı ile, günlerce yaşamanın verdiği zorluk neticesinde, İstanbul’da yaşayan bacanağının da yardımıyla, tayinini İstanbul’a aldırmış oldu. Deprem sonrası Kızılay çadırlarında, evlatları alüminyum leğenlerde komşularınca yıkanan bir sıcak ortamı ardında bırakıp, İstanbul’a yelken açan babamın, Avrupa’da çalışan işçilerin çocuklarına öğretmen olmak için girdiği sınavı, Türkiye’de başaran iki kişiden biri olmasına rağmen, töre gereği izin almak için Trabzon Çaykara’daki baba ve ağabeyden oluşan büyüklerine danıştığında, mektupla gelen cevap özetle şu şekilde idi: “Biz sana Adapazarı’na kadar izin verdik. Oradan ötesi, bedduamızı göze alarak varacağın yer olur!..”
İstanbul’da ilk kiracı olarak çıkılan 2+1 gözlü baba evinde kimler yatılı ve günü birlik olarak misafir olmadı ki?!: Ağabeyinin hatırı ile günlerce ve defalarca evin bir odasında yatıp kalkan Pakistanlı hekim; tatil, hafta sonları ve boykot dönemlerinde yurttan ayrılıp eve yatıya kalan tıp öğrencisi olan ağabeyinin damadı; otel ve öğretmen evlerinin uzak olması ya da hiç olmadığı vakitlerde, müdür yardımcısı ve öğretmen olarak çalıştığı okula tayin olan ve haftalarca konuk edilen bekar ve evli öğretmeler; lokantaların olmadığı ya da çok uzak olduğu zamanlarda öğlen yemeği için eve tepsi börek ve çay ikramı için yıllarca davet edilen ve yekünde en az iki-üç masa tutan öğretmen arkadaşları; Şubat okul tatillerinde külfeti ile birlikte ağabeyi ve Trakya’da öğretmenlik ve idarecilik yapan çoluk çocuğu ile yeğeni; Sakarya’da akademide asistan olup, İstanbul’da, İTÜ’de doktora yapan yeğeni; değil oturulan sokakta, yaşanılan mahallede adeta fahri PTT Şubesi gibi, sabit telefonu olan tek haneye sahip olması ile, yurtdışı aramalarda yatılı akrabalar ve yurtiçi aramalarda da yatısız akraba ve komşuları; 12 Eylül öncesi Bakırköy gibi bir ilçede en son siyaset yapması gereken bir siyasi partinin yönetim kurulu üyeliğini yapan hanımının yeğeninin, ima edilen partinin İlçe ve İl yöneticilerinden oluşan ve o dönemin siyaset ikliminde de şehit edilen arkadaşları: Mehmet BAŞAK, Recep HAŞATLI ve Hikmet AY. Allah hepsine rahmet eylesin.
İstanbul gibi büyük bir şehirde, bir yandan dört kişilik ailenin geçimi ve diğer yandan kayınbiraderi ile ortak aldığı arsa ödemeleri için ve de sadece öğretmen maaşı ile kiracı olarak geçinmek zorunda kalan ve fakat borçlu olmayı da asla sinesine çekemeyen babam; sadece kırtasiye işletmeciliği yapmak zorunda kalmadı, aynı zamanda hanımını da bir tekstil şirketinin elişleri işi için evden çalışmasına da rıza göstererek, İstanbul gibi büyük bir şehirde, iktisaden borçsuz olarak ayakta kalma mücadele veren sorumlu ve şerefli bir aile reisi oldu.
Kulağı ve dolayısı ile güzel sesi olan babam, makamlı ve davudi sesi ile; mukabelelerde, camilerde okuduğu Kur’an ve yaptığı müezzinlikler ile, kayınbiraderinin hediye olarak Almanya’dan getirdiği radyoda banttan okunan Türk Sanat Müziği eserlerine, pazar günleri evde kahvaltı zamanlarında eşlik etmesi, hala kulaklarımda kalan sedalardandır.
Çocukluk ve hafızlık dönemlerinde babasından gördüğü baskı ve o dönemin haşarı ve yaşça geçkin ilkokul talebelerinin disiplin kurallarını zorlamalarından kaynaklanmış olacak ki, babamın ilk öğretmenlik yıllarında, köyde öğrencilerine sert davrandığı bir vakıa olmakla birlikte; Adapazarı ve İstanbul’daki muallimlik zamanlarında talebelerine çokça yumuşak, müşfik ve diğerkâm tutumda bulunduğu da dillerde ve hatırlardadır. Zaten zaman içinde ve özellikle emeklilik dönemlerinde; sabrı, çoğu zaman suskunluğu, iyi niyeti ve kıskançsızlığı ile, ezcümle güzel ahlakı ile babam; sadece iyi insan, iyi mümin, iyi vatandaş değil, aynı zamanda ortalama cennet ehli olarak kabul gören bir intibaı da verdi.
Bila bedel Güngören Müftülüğüne bağlı Kur’an kursunda yıllarca hafız adaylarına öğretmenlik yapması, hastaların yanında refakatçı olarak bitmesi, hasta yakınlarını evde yemeğe alması, hafızlık nimetinin bir karşılığı olarak ölü veren evlerde ve mezarlıklarda sırf Allah rızası için Kur’an okuması, talebelere meccanen kırtasiye malzemeleri vermesi, dost, arkadaş, komşu ve hatta öğrencilerine borç para vermesi de, babamın seciyeli tutum ve davranışlarına misal olarak verilebilir.
İlkokul idareciliği dönemlerinde, okul aile birliğinin açık hava Türk Müziği dinletilerini ve yağlı güreş turnuvalarını tertip etmesi ile, toplumsal münasebetleri de üst düzede tutarak, okul bütçesine, kurum kültürüne ve aidiyetine katkı koyan babam, 1970’li yıllarda radyo vergisini beyan edip ödeyen iyi bir vatandaştı da!.. 60’lı yılların sonu ile 70’li yılların başında, siyah-beyaz televizyonlarda sabaha karşı canlı yayınlarda Muhammet Ali’nin boks müsabakaları için kolumuzdan tutup belediyenin salonuna ve muhtar komşunun evine bizi bizzat getiren babam, masa tenisi müsabıklarından biri de olup, aynı zamanda heyecanlı bir Trabzonspor taraftarı idi.
1.5 yıllık ağır hastalığı sürecinde küçük gelini ile hizmetinde de bulunmuş; nazlı, ilgibekler ve süreğen hastalığı haiz hanımının nüfus cüzdanını bile yanında taşıması ile iyi bir eş; oğullarının araba ve ev sahibi olmalarından onların ve hatta torunlarının fitrelerinin ödenmesine kadar yaptığı maddi ve dini yardımlarla iyi bir baba, torunlarının cep harçlıklarından, sağlıklarına, dershane aidatlarına kadar masraflarına katılması ile, iyi bir dede ve maaşından tasarruf ettiği maddi kaynağı ev ve çocuklarının harcamasını düşünerek gelinine veren ve yollayarak iyi bir kayınpeder de olan babam; kaba ve küfürlü dilli olmaması, kimsenin malında ve hareminde gözü olmaması, akraba, dost ve komşularının hep iyiliğini düşünen gönle sahip olması ile de; iyi komşu, iyi akraba, iyi vatandaş ve iyi bir insandı da!.. İstanbul Bakırköy İlçesi haznedar Mahallesinde okuma yazma bilmeyen kadınlara, evinde kara tahta başında bir yaz boyu süren okuma yazma öğretmesi ile, aynı zamanda toplumsal sorumluluğu haiz bir iyi öğretmen ve iyi bir öğretmendi de!..
Emeklilik yaşantısında, yılın yarısını İstanbul’daki evinde ve Kuzuluk’taki büyük oğlunun devre mülk kaplıcasında geçiren babam, diğer yarısını da Trabzon’da bu satırların yazarı olan küçük oğlunun evinde, köyde baba konağında ve yayladaki baba hanesinde geçirerek; makul, gösterişsiz ve mütevazı bir hayat sürerek, evlatlarının ev iktisatlarına da pazardan dolu olarak dönen elleri marifetiyle hep katkı sağladı.
Bu satırların yazarının bir türlü tutamadığı, “oğlum konuştuğun hep doğru olsun ve her doğruyu da her yerde konuşma” şeklindeki bilinen sözü öğütleyen babam, siyasi kanaatlerini kamu hizmetini yaparken ve komşuluk ve akrabalık hukukunu geliştirirken hiç öne çıkarmamış ve fakat gönlündeki mefkûre sevdasını sessiz sedasız ziyaret ettiği ocaklarda, ocak başkanlarına gösterişsiz bir şekilde açardı.
2013 yılının Trabzon yaz gelişini takip eden günlerde, İstanbul’daki hissettiği hastalık belirtilerinden hareketle, KTÜ Farabi Hastanesinde tetkike girdiğimizde, kötü hastalığın kalınbarsağında habis ur getirdiği ve karaciğere sıçramanın da vuku bulduğu acı gerçeği ile yüzleştim. Sıçrama hususunu kendisinden gizleyerek, tam bir buçuk yıl süren ağır ilaç tedavisi ve karaciğere odaklı ilaç tedavisine rağmen, sabırla ve en küçük inleme sesini duymadan ve fakat son duyduğumuz sözü olan “Allah” ile, tüm hayatı boyunca Kur’an’ı, tercümesi ve tefsiri ile hadis kitaplarını okuyup altını çizen ve şerhler çıkaran Kur’an ve hadis aşığı babam, bu dünyadan tarihler 14.10.2014 yılını gösterdiğinde saat 16:35 sularında göçtü gitti!.
Bugün Anadolu’yu Türk-İslam toprakları kılan Sultan Alparslan’ın, Selçukluların ve Melikoğullarının bir torunu olarak, Ahlat taşını havi Soğanlı Köyünün Melikli Mezarlığındaki aile kabristanlığındaki mezarında; inşallah ortalama bir cennet insanı adayı olarak, sura üflenecek zamanı, büyük ahiretini bekliyor, sevgili babam.
Dünyanın öznesi olan, nazlı, sevimli ve hala güzel olan hanımın; kalp yetmezliği, iltihabi romatizma, kanal darlığı, bel fıtığı, karaciğer ve böbrek yetmezlikleri ile düçar hale düştü. Gelinen noktada, annesine, onun rızasını ve duası alarak bu imtihanı da kazanmak isteyen oğlun Mustafa Fehmi… 12.06.2020
We have 18 guests and no members online